Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?
Bir gün kızsan bana,
alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?
Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben’im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?
Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben’im demedim mi?
Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im,
senin kolun kanadın ben’im demedim mi?
Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben’im,
sıcaklığın ben’im demedim mi?
Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle, bunları sana hep demedim mi?
Mevlana Celaleddin Rumi
Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına eyer vurdun inadına.
Ama bizi unutma, hatırla ama.
Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var. gökyüzünde de var.
Eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama.
Sen her gece ay değirmisini
başına yastık edince yollarda,
dizimde yattığın geceleri hatırla ama.
Sen ey, hüsrev’i kendine kul,
Şirin gibi bir nice güzeli esir eden,
aşkının ateşiyle tıpkı Ferhat gibi benim
ayrılık dağını delmede olduğumu, hatırla ama.
Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında
bir aşk ovasını görmüştün hani;
sarfan dallarıyla, ağustos gülleriyle sarmaşdolaş.
Bunu unutma, hatırla ama.
Ey Tebrizli Şems,
dinim aşktır benim, senin yüzünü gördüm göreli,
benim dinim senin yüzünde övünür, ey sevgili.
Bunu unutma, hatırla ama.
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme
Mevlana Celaleddin Rumi
Bana göre, sana göre, ona göre en uygun ölüm zamanı diye birşey yoktur. En uygun ölüm zamanı, insanın öldüğü zamandır.
”Yitirmek” bu gezegende yaşamanın bedeliydi.
İnan, yaşadıkların beni ağlatabilirdi eğer ağlayabilseydim. Ama sana acıdığımı söyleyemem. Hiçbirinize acımadım. Çünkü siz insandınız, bunları yaşamak sizin yazgınızdı. Benim sizden farklı özelliklerimden biri, kendi yazgımı mutlak bir teslimiyetle benimsemiş olmamdı. Hiç ama hiçbir zaman Yaratıcı’nın bana verdiklerine de, vermediklerine de itiraz etmedim. Çünkü edemem.
Bir insan ölünce geriye ne kalır?
İnsan yolun sonunda geldiği yerden memnunsa, yolculuk sırasında yaşadığı tüm sıkıntılara değdiğini hisseder, bunları tatlı bir anıya dönüştürür.
İnsanlar adlarından söz ettirmeye, iz bırakmaya bayılıyorlar. Tanınmak, bilinmek, farkedilmek istiyorlar. Bunu narsistik bir amaç için de yapıyor olabilirler, hep varolmak, ölümün yıkıcılığından kurtulmak için de…
Sana şimdilik sadece kağıt mendil verebilirim, kaybettiklerini veremem tabii ki. Anlat bana sana ne oldu? Belki sadece içindeki acıyı görebilirim. Hissedebilirim demiyorum, sadece görebilirim belki. Çünkü biliyorum ki kimse içindeki acıyı hissedemezdi. Kimse ne yaşadığını bilemez, tahmin bile edemezdi. Acın biricikti. Tekti. En büyük acıyı sen yaşıyordun.
Susmak. Konuşmak. Sessizlik. Durgunluk. Dalmak. Derinlere. Dalınca Kopmak. Konuşmamak. Aslında içinden konuşmak. Dalıp gitmek. Saatlerce. İnsan nereye dalıp gider?
Yok olan, artık şimdi olmayan bir olay nasıl oluyor da bin kez yaşanabiliyordu?
Her insan iki kabir arasında yaşar. Her insan her an ölür, geçmişi ile geleceği iki mezar taşıdır. Bir gün başına gelecek ölüm, sadece son ölümün olacak. Bunu hiç unutma. Bu gerçekle daima yüzleş, yüzleşmenin acısından kaçma. Yaşadığın ve yaşayacağın bir çok sorunda bu gerçek sana yol gösterecektir. Ne geçmişine takıl, nede olmayan geleceğine. Her an elinden alınanlara odaklan ve onların nereye akıp gittiğini öğren. İşte o zaman, ölüm elinden hiçbirşeyi alamaz. Çünkü o anlar, gitmesi gerektiği yere senden önce gitmiştir.
Bir terapist arıyordum kendime. İçimdeki çelişkileri bulup çıkaracak, hayata daha sağlam bakmama yardımcı olacak bir terapist. Beni bir saat boyunca bütün varlığıyla dinleyecek bir kulak, anlaycak bir akıl, gözlerini üzerime dikecek bir çift göz, kaygılarımı yatıştıracak bir tesellici arıyordum.. Mükemmeliyetçi olma dur, sakinleş diyecek, belirsizliklerimi kesinliğe kavuşturacak bir rehber istiyordum. Dayanıksız taraflarımı sağlamlaştıracak, kusurlarımı onarmama yardımcı olacak biri…
Aslında her anın bir gün doğumu ve bir gün batımı var, değil mi? Belki de her anın yanında doğum, bir yanında ölüm var. Bıcak sırtında buluyorum kendimi… Hayatın ve ölümün ne kadar gerçeği varsa, bu anın keskin zirvesi üzerinde bir araya geliyor, birikiyorlar. Hiçbirşey şaka değil artık; boş sözlere adayacak vaktim yok, geniş zamanlara adayacak ideallerim yok. Kendimi tanımlamamı bekliyor an. Şimdi ne isem öyle bilineceğim diyorum. Şimdiki Ömer nasılsa, ölen ömer de o olacak. Uyanan Ömer de o olacak.
Bu an ebediyetin rengini taşıyor üzerinde. Başka bir an uğruna müsvedde edilecek bir an yok. Çünkü biliyorum ki hayat müsvettesiz yazılır…
İnsan ardında birşeyler bırakarak gitmeye çalışıyor. Bir taraftan gidici olduğunu kabullenmek, bir taraftan kalıcı birşeyler bırakma telaşı ve çelişkisi yiyip kavuruyor insanı. Elbette her insanın bu dünyada kendine ait bir izi olacaktır. Hiçbir insana silik, savruk biçimde gitmek yakışmıyor…
Bazen insanların bizi farketmelerini isteriz, farkedilmek hoşumuza gider. Elbette ki bu güzel bir duygudur ve herkes bunu ister fakat insanların bunu görmeleri için numara yapmamız anlamsızdır. ‘En birikimli insanların kendilerine en az güvendikleri’ de bir gerçek. Ama şu da var ki böyle olmayan insanlar da var ‘Çünkü onlara inanan insanlar var!’
Evet, aslında bazen yapmamız gereken sevdiğimiz insanları iyileştirmektir. Yardıma ihtiyaçları olduğu anlarda yanlarında olmak ve destek olabilmektir. Bu sayede kendimizin de güçlendiğini hissedebiliriz. Bu konuyu biraz araştırma fırsatı buldum, insan kansere yakalandığında vücudunda problemli olan hücreleri bertaraf edecek T hücrelerini aktif hale getiremezse kansere yenik düşüyor… Yazının tamamını oku… »
Ben, Ömer Ertaş
Hazreti İsa’nın doğumundan başlarsak, en az 1985 yıl boyunca hiçbir işin öznesi olmadım, hiçbir öznenin nesnesi olmaya değer görülmedim.
Bunca yıl boyunca, ben ne ‘ben’dim, ne de ‘şey’dim. Bir ‘şey’ olarak doğduğum gün bile , benim ‘ben’ olduğumu bilmiyordum. Benim ‘ben’ olduğumun farkına varmam için milyonlarca nefes almam gerekti.
24 yıl sonra, kendime ‘ben’ deyişimin de ödünç verildiğini anladım. Borç aldığım ‘ben’ sayesinde, ‘benim’ diyebileceklerimi de borç alma cesareti duydum. Hatta borçla aldığım ‘ben’ime dayanarak, yeni ‘benim’kilere alacaklı saydım kendimi. Verilmeyince küstüm. Elimden alınınca üzüldüm. Verilenler artınca, ödünç ‘ben’imin önüne ödünç ‘benim’kileri dizip meydan okudum, şımardım, isyan ettim. Borcumu da, Borç Vereni de unuttum.
Bugün kendime ‘ben‘ deyişim borç olan ben, kendime ‘benim’ diye/bildiklerimi de borç alan ben, borcumu itiraf ediyorum.
Borcumu itiraf edişimi, borcumu ödeyemeyeceğimi idrak edişimi, bu borcun edası olarak bu sayfada belgeliyorum.
Artık, ‘ben’i bende demeyin, ben bende değilim.
![]() |