Aslında her anın bir gün doğumu ve bir gün batımı var, değil mi? Belki de her anın yanında doğum, bir yanında ölüm var. Bıcak sırtında buluyorum kendimi… Hayatın ve ölümün ne kadar gerçeği varsa, bu anın keskin zirvesi üzerinde bir araya geliyor, birikiyorlar. Hiçbirşey şaka değil artık; boş sözlere adayacak vaktim yok, geniş zamanlara adayacak ideallerim yok. Kendimi tanımlamamı bekliyor an. Şimdi ne isem öyle bilineceğim diyorum. Şimdiki Ömer nasılsa, ölen ömer de o olacak. Uyanan Ömer de o olacak.
Bu an ebediyetin rengini taşıyor üzerinde. Başka bir an uğruna müsvedde edilecek bir an yok. Çünkü biliyorum ki hayat müsvettesiz yazılır…
İnsan ardında birşeyler bırakarak gitmeye çalışıyor. Bir taraftan gidici olduğunu kabullenmek, bir taraftan kalıcı birşeyler bırakma telaşı ve çelişkisi yiyip kavuruyor insanı. Elbette her insanın bu dünyada kendine ait bir izi olacaktır. Hiçbir insana silik, savruk biçimde gitmek yakışmıyor…
Bazen insanların bizi farketmelerini isteriz, farkedilmek hoşumuza gider. Elbette ki bu güzel bir duygudur ve herkes bunu ister fakat insanların bunu görmeleri için numara yapmamız anlamsızdır. ‘En birikimli insanların kendilerine en az güvendikleri’ de bir gerçek. Ama şu da var ki böyle olmayan insanlar da var ‘Çünkü onlara inanan insanlar var!’
Evet, aslında bazen yapmamız gereken sevdiğimiz insanları iyileştirmektir. Yardıma ihtiyaçları olduğu anlarda yanlarında olmak ve destek olabilmektir. Bu sayede kendimizin de güçlendiğini hissedebiliriz. Bu konuyu biraz araştırma fırsatı buldum, insan kansere yakalandığında vücudunda problemli olan hücreleri bertaraf edecek T hücrelerini aktif hale getiremezse kansere yenik düşüyor… Yazının tamamını oku… »
Ben, Ömer Ertaş
Hazreti İsa’nın doğumundan başlarsak, en az 1985 yıl boyunca hiçbir işin öznesi olmadım, hiçbir öznenin nesnesi olmaya değer görülmedim.
Bunca yıl boyunca, ben ne ‘ben’dim, ne de ‘şey’dim. Bir ‘şey’ olarak doğduğum gün bile , benim ‘ben’ olduğumu bilmiyordum. Benim ‘ben’ olduğumun farkına varmam için milyonlarca nefes almam gerekti.
24 yıl sonra, kendime ‘ben’ deyişimin de ödünç verildiğini anladım. Borç aldığım ‘ben’ sayesinde, ‘benim’ diyebileceklerimi de borç alma cesareti duydum. Hatta borçla aldığım ‘ben’ime dayanarak, yeni ‘benim’kilere alacaklı saydım kendimi. Verilmeyince küstüm. Elimden alınınca üzüldüm. Verilenler artınca, ödünç ‘ben’imin önüne ödünç ‘benim’kileri dizip meydan okudum, şımardım, isyan ettim. Borcumu da, Borç Vereni de unuttum.
Bugün kendime ‘ben‘ deyişim borç olan ben, kendime ‘benim’ diye/bildiklerimi de borç alan ben, borcumu itiraf ediyorum.
Borcumu itiraf edişimi, borcumu ödeyemeyeceğimi idrak edişimi, bu borcun edası olarak bu sayfada belgeliyorum.
Artık, ‘ben’i bende demeyin, ben bende değilim.
![]() |